AŞK KRALLARIN OYUNUDUR

(Aşk insanların mucidi olduğu bir duygu değildir aslında. Aşk denen olgu bir sevgi kaynağı olan doğada zaten hep vardı. İnsan aşkı sadece keşfetti. Yüreğiniz sevgi dolu olsun yeter. Aşk sizi bir şekilde hayatınızın bir yerinde bulur…)

20 Haziran 2016 Paris Sen Nehrinde Akşam Tekne Gezisi

        Paris’te gece saat 22.00 her yer ışıl ışıldı. Sen nehrinde restoran olarak dizayn edilmiş bir teknede insanlar yemekleriyle birlikte beyaz şampanyalarını yudumlarken, yerel bir sanatçı akordeonuyla Akdeniz’in sıcak doğasına uygun kıvrak bir müzikle insanları coşturmaktaydı.  Teknenin kıç kısmına en yakın masada abilerim Michael, Andrew, babamın asistanı ve ben katıldığımız şirketler toplantısı sonrasında bu güzel şehirde teknede akşam yemeğine gelmiştik.  Babam Bay Dylan, bizimle hep yakından ilgilenir. Bizimle hep gurur duymak istemiştir. Onun için son bir yıldır artık oyuncak şirketlerimizin uluslararası toplantılarına bizim de onunla birlikte gitmemiz istiyor. Bu sayede ticaretle ilgili bilmemiz gereken her şeyi daha kolay öğreneceğimizi düşünüyor. Hiç unutmam bir gün bana şöyle dedi:

“Biliyor musun Joshua, laf aramızda çalışma hayatıma sıfırdan başladığımdan bu yana kazandıklarımı, sana ve abilerine emanet edebilecek olmak beni mutlu ediyor. Özellikle senin olgun tavırların ve zekân içimi rahatlatıyor.” Demişti.

     Abilerim Michael ve Andrew yakışıklı, uzun boylu, atletik spor giyinmeyi seven, eğlenceli insanlardır. Ya da daha doğrusu biraz serseri ruhlular. Şirketlerin yönetimini hafife alan bir yaklaşımları var. Her ne kadar bunu babamdan saklamaya çalışsalar da, babamın onları çok iyi tanıdığını hissediyorum. Bu iyi bir şey mi bilmiyorum ama babam fırsat buldukça benimle geleceğe dair konuları konuşmayı çok seviyor. Sanırım bunun sebebi biraz da abilerimin onunla benim kadar vakit geçirmiyor oluşudur. Yirmi yedi ve yirmi dört yaşlarındaki abilerimin yanında sadece yirmi yaşında olmama rağmen, nedense iş, arkadaş ve aile çevrem de babam gibi abilerimden daha anlayışlı ve uzlaşmacı olduğumu düşünüyorlar. Sebebini bilmiyorum ama Michael gibi hafta sonu bir gece kulübünde sabahlayıp, sızıp sabah uyandığımda, yanımda süslü kızlar olduğu halde midem bulanarak deliler gibi lavaboya koşturmak fikri bana hiç de cazip bir eğlence gibi gelmiyor. Üç beş kelimeyi bir araya getiremeyen bu kızlarla arkadaşlık yapılamaz gibi geliyor bana. Onların yanında paran, kıyafetin ve araban kadarsındır. Müzikle ve içkiyle gevşemek güzel olabilir. Sonra o kızlarla ihtiraslı vakitler yaşamak da normal hiçbir erkeğin karşı koyamayacağı bir şey olmalı. Ben ertesi sabah belki bir daha yüzüne bakmayacağım kızlarla en özel şeyleri yaşamak istemiyorum nedense. Çünkü pırıltılarla göz kamaştıran bu tozpembe hayatların bir kısır döngü gibi aynı şeylerle devam etmesinin tek nedeni abilerimin ve diğer pek çok insanın kendi gelecek ve hayatlarından kaçışta olmaları diye düşünüyorum. Bütün bu hengâme içerisinde, annem Sarah’la yaptığım konuşmalar, alışveriş için yürüyüşler, bazen satranç oynayışımız, zarif gülümseyişi, güven veren sıcaklığı, bazen anne oğul yaptığımız küçük kaçamak piknikler ve annemle paylaştığım hiçbir şey için pişman değilim. Hatta iyi ki Tanrı bana Sarah gibi bir anne vermiş diye şükrediyorum. Abilerim bazen annemle çok vakit geçirdiğim için ana kuzusu diye takılmalarını ise hiç tınmıyorum.  Hem zaten dünyam annemden ibaret de değil. Bir yandan kendimi keşfetmemi ve hayatıma bir yaşam felsefesi katmamı sağlayan aikido hocam Bay Oswald var. Diğer yandan duygularımı kontrol etmeyi ve zarafetin ne olduğunu bana gösteren piyano hocam Bayan Deborah var. Yaptığım işlerde kaliteye ulaşmayı ve sonuca varmayı bir iş felsefesi haline getirdiysem, insanları görünümlerine göre değil söz ve davranışlarına göre daha doğru tanıyabileceğimi anladıysam; bunu hiç kimsenin dıştan anlamadığı cesaretime de borçluyum sanırım. Tekne yemeği güzel başlamıştı. Üstelik hava da yeterince serindi. Şöyle bir düşünüyorum da iyi ki babam Paris’teki toplantıya katılmam için ısrar etmiş. Paris’in ışıltılı gecesinin iyi gelmesi dışında enteresan şeyler oldu o gece…

Beyaz teknenin uzun bir salon gibi dizayn edilmiş, güzel ışıklandırılmış ortamında elliye yakın müşterisi vardı. Çok büyük olmayan teknede bu kadar insan hatırı sayılır bir kalabalık oluşturuyordu.  Mavi ve mor desenli şık üniformaları olan kadın ve erkek garsonlar ortamda arı gibi sağa sola servis için koşuştururlarken, teknenin baş tarafına masalara göre yüksek bir yerde, akordeon, gitar ikilisiyle  müzik ziyafeti veren iki yerel müzisyen vardı. Bir de palyaço kostümü giymiş olan bir görevli etrafta dolaşıyor teknede gördüğü çocuklara çikolata ve balon hediye ediyordu. Keyifli ve neşeli bir ambiyans vardı teknede. Michael ve Andrew yine espri ve kahkahalarla konuşuyorlardı. Arada bir beni de sohbete katmaya çalışıyorlardı. Ben de her zaman ki gibi kısa cevaplarla geçiştiriyordum olayı. Kevin ise benim konumumdaydı. Pek fazla konuşmayı sevmezdi. Bir bahaneyle masadan ayrıldım. Ortada birkaç tane alkollü ve alkolsüz self servis içecek stantları vardı. O masaların birinden bir alkollü kokteyl aldım ve teknenin demir korkuluklarına yaslanarak nehiri izlemeye başladım. Bir süre böyle dalmışım.  Bir ara orta yaşlı bir beyefendinin yanında oğluyla tartışmakta olduğunu fark ettim. On yaşlarındaki çocuk yanlarında bulunan evcil köpeği teknenin içinde gezdirmek istiyordu.  Garson ise köpeğin sadece sahibi onu tutar halde masa yanında sabit bekleyebileceğini anlatıyordu. Neyse ki konuşma tatlıya bağlanmıştı. Adamla çocuk masaya oturunca onların arkasındaki masada dantelli pastel mavisi bir gece elbisesi giymiş şık bir hanımefendi dikkatimi çekti.  Zira az önce tartışma konusu olan köpek, kadına yaklaşmış ona şirinlik yapıyordu. Kadın köpeğin ilgisini görmezlikten gelmedi. Sevimli Husky’nin başını okşayıp onunla konuşmaya başladı. O esnada çocuk geldi ve kadınla konuşmaya başladı. Bir süre sonra köpeğin tasmasını tutan çocuk ortalıkta gezinmeye başladı. On dakika sonra kokteylimi bitirmiştim.  Abilerimin yanına dönmek için yürümeye başlamıştım ki, yanımdan hızlıca bir şey geçti bacaklarıma sürtünerek. Baktığımda bunun az önce gördüğüm Husky olduğunu gördüm. Köpek doğrudan bizim masaya gidiyordu. Dikkatini çeken bir yemek kokusu almış olmalıydı. Köpek bir anda bizim masanın üstüne zıpladı ve Michael’ın tabağından büyükçe bir rosto dilimi aldı dişlerinin arasına. Bu tam bir felaketti Micheal çok sinirlenmişti ve ayağa fırlayıp köpeğin kalçasına doğru vole çeker gibi sert bir tekme savurdu. Hayvan can havliyle ok gibi fırladı ve geldiği tarafa doğru kaçmaya başladı. Hızını alamayan köpek onu yakalamak isteyen bir garsondan korkunca parmaklıklara doğru yöneldi.  İçimden eyvah diye geçirdim ki, köpek parmaklıkların altındaki boşluktan nehire düşüverdi.  Bunu gören köpeğin sahibi olan çocuğun da çığlık atmasıyla ortalık bir anda karışmıştı. Az önce sakince kahvesini yudumlayan kadın yerinden fırladı ve çocuğun yanına gitti. Onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Çocukla bir şeyler konuşan kadın, ardından parmaklıklara koştu. Suya bakıp köpeğin olduğu yere doğru atladı. Birilerinin tekneyi durdurması gerekiyordu.  Garsonlardan birine yaklaşıp durumu anlattım.  O esnada Kevin’in bağırtısını duydum. Köpeğin sahibi öfkeyle Michael’a saldırmak istiyordu. Kevin ise aralarına girmiş buna engel olmaya çalışıyordu. Sakinleşsinler diye bir şeyler söylüyordu. Kevin bunu halledebilirdi Andrew ile birlikte. Tekrar suya baktım. Gördüğüm şey arkadan gelen ikinci bir gezinti teknesinin suya atlayan kadınla köpeğe doğru yaklaşıyor olmasıydı. Garsonlar kadına bir simit fırlatmışlardı. Kadın simidi köpeğe vermiş ve durumu anlayan köpek simidi sımsıkı tutmuş bırakmıyordu. Kadın el salladı ve garsonlar köpeği çekmeye başladılar. Fakat bir sorun vardı. Sudaki kadın arkasından hızla ona doğru gelen tekneyi fark etmemişti. Bağırdım, el salladım yine fark etmedi. Bir şey yapmalıydım.  Masalardan birinde kalp şeklinde bir el büyüklüğünde yaş pasta vardı. Üzerinde söndürülmeyi bekleyen bir adet mum vardı. Masaya yaklaştım.  Anne ve babasının tam ortasında duran çocuğa da bakarak aileye seslendim:

“ Beyefendi bu pastayı yiyemezsiniz. Hemen değiştirelim.” Dedim. Adam hafif kızgın bir ifadeyle:

“Nedenmiş o ?” Diye sordu. Ben önce garsona yüksek perdeden bağırdım.

“Garson bu pastayı hemen değiştirin.” Dedim. Garson ne diye sorar gibi baktı. Kulağına eğilip bir şeyler söyledim.  Bunun üzerine garson aileye dönüp özür diledi. Pastayı hemen değiştireceğini söyledi. Pastayı götürecekti ki, garsondan bana vermesini söyledim. Garson buna anlam veremese de itirazı olmadı. Pek bir şey anlamayan baba, bana teşekkür etti zoraki gülümseyerek…

Kalpli pastayı kaptığım gibi hemen tekne korkuluklarına yaklaştım ve pastayı suda yüzen bayanın üstüne doğru fırlattım. Tam isabet olmuştu. Pasta kadının omzuna gelmişti. Aynı anda el sallamaya başladım. Bir yandan da bağırıyordum arkadan gelen tekneden kaçması için. Zor da olsa anladı ve otuz saniyelik bir çabayla teknenin altında kalmaktan kurtuldu. Şu bir gerçekti ki kadın standart bir yüzücüden oldukça hızlı yüzüyordu. İki dakika sonra tekneye varmıştı. Pek centilmenlik yapma çabası sarf eden birisi olmasam da tekneye çıkarken ona el uzatan kişi olma fırsatını kaçırmak istemedim. Bu unutamayacağım bir andı.  Önce teşekkür etti. Ardından beraber onun masasına doğru yürürken durdu ve onu olduğum yerde beklememi istedi. Geri döndüğünde elinde bir kalpli pasta vardı. Pastayı sağ omuzumun üstüne ezercesine boca etti. Ardından şöyle dedi:

“Pasta için başka nasıl teşekkür edebileceğim aklıma gelmemişti. Bu arada adımı sormuştunuz adım Kaitlyn” dedi. Bunu söylerken yüzünde anlamlı bir gülümseme vardı. Ben de adımı söyledim. Bozuntuya vermeden tıpkı onun gibi gülümsüyordum. Pastaya fazla tepki vermemiş olmam sanırım hoşuna gitmişti. Sonra biraz sohbet etmek için beni masasına davet etti.  Yanındaki çantasında yedek kıyafeti varmış. Üstünü değiştirmek için teknede boş bir kamaraya gitti. Döndüğünde jeans, tshirt, bez spor ayakkabı gibi rahat bir kıyafet giymişti. Bu önemli değil de bir insan nasıl olur da, iki ayrı kıyafetle bu kadar değişebilirdi, buna inanamamıştım o gece. Kaitlyn sürprizlerle dolu bir insandı. Onda hoşuma giden şeyse biraz beyni olan hiçbir erkeğin ona sadece güzel bir kadın gözüyle bakmasının ahmaklık olacağı gerçeğiydi. Bir kadının konuşmasındaki zekâ güzelliğini gölgede bırakabilir miydi? Buna henüz bilmiyorum ama hissettiğim şey Kaityn’in bana onu tanımak için yeterince zaman vereceğiydi. Bir ara Andrew beni aradı ve neden yanlarına gitmediğimi sordu. Onlara bu gece bensiz takılmalarını otele onlardan ayrı döneceğimi söyledim. Michael yine aptal bir espri patlattı telefonda. Gülermiş gibi yaptım ve üstünde durmadım bile.  Zaten yanlarında olup olmamam çok da umurlarında değildi. Sohbet ederken Kaitlyn ona pasta fırlatmanın aklıma nasıl geldiğini sordu. Pastayı bir ailenin masasında gördüğümü söyleyince de pastayı onlardan nasıl aldığımı sordu. Ben anlattıkça Kaitlyn gülüyordu. En çok da garsonun kulağına söylediğim cümleye gülmüştü. Aslında düşününce öyle bir panik anında kafayı iyi çalıştırmışım deyip ben de güldüm kurduğum cümleye. Herhalde pastayı almak için üzerinde güvercin pisliği olduğunu söylemek herkesin aklına gelmezdi….

           Kaitlyn bana dedesinden bahsetmişti. Tekne turu bitiminde dedesi Bay Paula’nın yanına gideceğini söyledi. Ona kendisini dedesinin evine götürmeyi teklif ettiğimde bunu memnuniyetle karşıladı. Saat gece yirmi üç civarında yola koyulduk ve Bay Paula’nın evine gittik. Tek katlı bahçeli ev bir doğa müzesi gibiydi. Bay Paula ve Kaitlyn ile yaptığım sohbetler ve dede ile torunun konuşmalarından anladığım bu iki insanın tam bir doğa dostu olmalarıydı. Bana kral kelebeklerden bahsettiler. İşte o an inanılmaz bir tesadüfle karşılaştım. Birkaç gün önce anneme bir metre çapındaki dev bir fanusun içinde özel bir kral kelebek getirilmişti. Annem meğerse Bay Paula’yı tanıyormuş.  Yani o gece Kaitlyn’i tanımasam bile annemden dolayı eninde sonunda tanışacaktık. Bu benim kadar Kaitlyn’i de şaşırtmıştı. Kaitlyn annemde olan kelebeği alacak ve yaşadığı Kanada Newfoundland adasındaki Avalon bölgesine götürecekmiş. Avalon habitat bölgesinde bir kanyonda kral kelebeklerin toplanma noktalarından birisi varmış. Kaitlyn neden özel olduğunu bilmediğim o kral kelebeği toplanma yerinde serbest bırakacaktı. Galiba kral kelebekler için çok önemli olan dördüncü nesil kelebek larvalarının üretim kalitesini arttıracak güçlü bir kelebekmiş bu. Her şey çok hızlı gelişiyordu.  Bay Paula torununun ısrarlarına rağmen, hiçbir zaman Kanada’ya taşınmayı kabul etmemiş. Paris’te vefat eden eşi Zena’yı geride bırakarak Kanada’ya dönemeyeceğini kesin bir dille söylemiş Kaitlyn’e.  Bay Paula bana eşi Zena’nın sağlığında tığ kullanarak kendi elleriyle ördüğü eflatun renk bir atkı hediye etti. Bunu torununa yardım ettiğim için küçük bir teşekkür olarak kabul etmemi istedi. Ben de bu kibar beyefendinin hediyesini geri çeviremedim tabii ki…

         O gece Kaitlyn ve ben, anneme sürpriz yapmaya karar verdik.  Gece saat on iki gibi Kaitlyn ve beni karşısında gören annem çok şaşırmış ama bir o kadar da mutlu olmuştu.  Annem Kaitlyn’e Kanada’ya uçuşunda eşlik etmeyi planlıyormuş. Ben tesadüfen Kaitleyn ile tanışınca, kendisinin çok yorgun olduğu gibi masum bir bahane uydurarak kendisinin yerine Kanada’ya Kaitlyn ile benim yol arkadaşlığı yapmamı istedi. Kaitlyn’den de bu konuda kibarca müsaade istemeyi de ihmal etmedi. O gece Kaitlyn bizde misafir oldu. Gece saat üç gibi yola çıkacaktık. O nedenle ben, annem ve Kaitlyn uyumamaya karar verdik. Uzunca bir sohbete koyulduk. Sohbet esnasında başka planlar da geliştirmiştim. Kaitlyn yaşadığı yerle ilgili o kadar güzel şeyler anlatmıştı ki Nice şehrinde bir ay tatil yapma planımı iptal etmiştim. Kaitlyn yaşadıkları büyük çiftlik evinde beni ağırlayabileceğini söylemişti. Bir gecede sanki kırk yıllık dostlar gibi keyifle sohbet ediyorduk. Böyle bir geziye belki babam Dylan itiraz edebilirdi ama, bunu annem halledebileceğini söyleyince gecenin o saatinde, babama haber vermekten vazgeçtim. Bir ay Nice şehrinde kalmak yerine Kaitlyn ile büyülü ve merak duyduğum bir serüvene atılmaya hazırlanıyordum. Üstelik bana zor gelmese de bir ay boyunca hesap kitap işlerinden uzak kalmanın bana iyi geleceği kesindi. Bu uzun soluklu plâna aikido hocam Oswald ve piyano hocam Deborah’ı da dahil etmeye karar vermiştim. Onları da beni kırmayacaklarını ve hoş göreceklerini bildiğimden apar topar evlerinden aldık. Vakit su gibi geçmişti. Annemle vedalaşmış ve şirketin özel jetiyle yola çıkmıştık. Yolda uykusuzluğumun acısını çıkartmak için Kaitlyn’den müsaade istemem onun da işine gelmişti. Hostesimizin verdiği küçük kare kırlent yastıkları başımızın altına koyarak güzel bir uyku çektik. Bu uykuya çok ihtiyacımız vardı çünkü sabah uyandığımızda kanyonda canlı olmamız gerekiyordu.

 

Sabah saat 06:30 Avalon Kanyonu

             Üç saatlik uyku sonunda hostesimiz Christine bizi kibarca uyandırdığında gözlerimi açmakta zorlanmıştım. Bunun için lavaboda musluğu açıp en az bir dakika buz gibi suyla yüzümü yıkayarak ancak kendime gelebilmiştim. Dikine iniş yapabilen jetimiz sayesinde havaalanı ile kanyon arasındaki uzun mesafeyi karayolundan gitme zahmetinde kurtulmuştuk. İndiğimiz yerde bizi chevrolet marka bir otomobil karşıladı.  Bu kaportası yedi renge boyanmış otomobilin sürücüsü ise Kaitly’in onunla çiftlik evinde birlikte yaşayan teyzesi Bayan Laura’dan başkası değildi. Anladığım kadarıyla dördüncü nesil kelebekler kanyonun kenarındaki dört yüz yıllık dev bir sekoya ağacını toplanma yeri olarak kullanıyorlardı. Kelebeklerin ağaca varmalarına ise sayılı dakikalar olduğunu konuştular Kaitlyn ve teyzesi kendi aralarında. Uzunca bir tanışma sohbeti yapacak vaktimiz yoktu.  Hemen yola koyulduk ve on dakikalık bir yolculuktan sonra ağaca yaklaştık. Yaklaştık derken insanlara alışık olmayan bu kelebek sürüsünü tedirgin etmemek için ağacın yirmi metre uzağında durduk. Beklenen an gelmişti. Kelebeğe dikkatle bakınca hepimizi şaşırtan bir ayrıntıya rastlamıştık. Kelebeğin kanatlarından birinde bir santimetre genişliğinde ve kalp şeklinde beyaz bir leke vardı.  Çok hoş görsel bir tesadüftü bu. Fanusun ağzını kapatan mantar kapak sıkışmıştı ve açamıyorduk. Kelebek zarar görür ve ağaca doğru olan hedefini şaşırır korkusuyla kırmayı da göze alamadık fanusu. İmdadımıza Kaitlyn’in teyzesi Laura yetişti. Arabasının torpido gözünden bir tirbuşon çıkarmıştı. Böylece son dakika aksiliğini de halletmiştik.  Özel kral kelebeğin sürüye katılmasını onlarca kare pozla tarihe kaydetmişti Kaitlyn. Fotoğraf çekmekte oldukça usta olduğunu anlamak hiç güç değildi. Doğanın insanlara armağan ettiği bu güzel canlılara yardım etmiş olmanın verdiği mutlulukla hepimiz birbirimizi kucaklayarak sevincimizi kutlamıştık.

             Şu bir gerçek ti ki;  özel bir kral kelebek önümde yürünecek güzel bir hayat yolu açmıştı. Ben bu yolda heyecan ve mutlulukla yürümeye başlamıştım bile. Doğa kral kelebekler kadar özel bir kader oyunu oynamış olmalıydı bana. Kaitlyn gibi bir insan vardı artık. Annem Sarah’tan sonra konuşmaya değer bulduğum özel bir insan vardı hayatımda. Bu durumda insanın kendini kral gibi hissetmesinden daha doğal bir şey olamazdı.  Kralların yolundan gidiyor olmak tarifsiz güzellikte bir duyguydu…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir